17 Haziran 2019 Pazartesi

Arya Büyüyor, Ben de Büyüyorum

Bu yazı bir anne-çocuk yazısı sayılır mı pek bilemiyorum ama epeydir yazmıyorum bloga ve şu an hissettiklerimi yazıya dökesim geldi

Arya 6 yaşına girdi 5 Haziran'da, ben de 33'ü bitiriyorum 1 Ağustos'ta, yani dolu dolu "33" olup "34"e merhaba diyeceğim. 28-29 söylemesi güzel yaşlardı, 30 idare ederdi, 31 kabus gibi, 32 ne ara geçti bilmiyorum ama 33 baya oturdu bana, iyi manada :) 33'te durmak, oyalanmak, buralarda takılmak istiyorum :) Söylemesi de hoş: "33" :D ama maalesef her güzel şeyin bir sonu var.



Başlıkta büyüyorum derken sadece yaştan bahsetmiyorum. Gerçek anlamda büyüdüğümü hissediyorum. Yaşımı, hayatımı, bedenimi, benliğimi tanıyorum; defolarımı biliyorum ama güzellikleri de görüyor ve hakkını veriyorum. Mesela gülünce ön dişlerimden biri dudağımın üstüne çıkıyor, eskiden gıcık olurdum ama şimdi hoşuma gidiyor. Çünkü bana özel bu, sadece o gülüşümden beni tanıyacak bir sürü arkadaşım var :D Sonra gözlerim düşük, burun köküm yok, ama boyum var, posum biraz fazla olabilir :P yine de son tahlilde kendime biraz vakit ayırınca ve gülünce fena değilim:) Çok konuşuyorum ama hiç değilse bazıları gibi içten pazarlıklı ya da fesat değilim; içim dışım bir :) Aklıma gelen dilimde durmuyor :D Sadece fiziksel değil tabi ki fark ettiklerim, kabullendiklerim. İş, eş, annelik, arkadaşlık... her alanda farkındalık peşindeyim.



Yıllarca öğretmen olmayacağım diye gezip sonunda öğretmen oldum. Bana uygun mu? Değil! Çünkü ben hep sonuç odaklıyım, süreç benim için işkence sadece. Öğretmenlikse sonuçlardan çok süreç odaklı. İlk yıl çok zordu ama bu yıl savaşmak yerine uyum sağlamayı öğrendim. Öğretemiyorsam, ben onlardan öğreneyim dedim. Hayallerini öğrendim, sevdikleri müzikleri öğrendim. Birlikte ders dışında bir şeyler yapalım dedim: zumba yaptık, yarış yaptık, oyun oynadık, şarkı dinledik, çıkıp bahçede ip atladık :) Tabi ki tüm bunlardan sonra illa ki ders de işledik. Ben ne kadar adım atarsam atayım hiç cevap vermeyenler de oldu. "Yılmadım" diyemeyeceğim, yıldım bazen. Ama denedim yine de aklım ürettikçe, elimden geldiğince. "Öğretmen olmak istemeyen bir öğretmen" olmak yerine "öğretmen olmayı çözmeye, öğrenmeye, sevmeye çalışan öğretmen" olmayı seçtim.



Çocukluğumda çeşitli sebeplerle öncelik sıralamasında hiç ilk sırada olmadığım için zamanla kendi kendime "önce ben" demeyi benimsediğimden bencil biriyim sanırım. Bunu bilince az da olsa zaman zaman bencillik etmemeye çalışıyorum. Çok başarılı değilim ama deniyorum :D Evrim'e daha az yükleniyorum. Özellikle dışarıda daha çok dikkat etmeye çalışıyorum. Hayatımızın rutine bağlamasından çok sıkılmıştım ama yapacak çok da bir şey olmadığını kabullenince uzun soluklu çözümler yerine günlük aksiyonlarla yetinmeyi sever oldum. Mesala dün Evrim kendi kendine "Kahve yapıp balkonda günbatımını mı izlesek?" dedi ki 13 yılda ilk kez ondan geldi bu teklif! Genelde kahve yapıp film/dizi izleyelim ya da pc.de oyun oynayalım der. Tabi ki hemen değerlendirdim teklifi :) Öyle kuru kuruya kahveyle kalmadık, yemeği de balkonda denize vuran güneş ışığı ile yedik. Sonra da mis gibi kahvelerimizle batırdık güneşi tüm kızıllığıyla :)

Annelik kısmına gelirsek sınıfta kalmayı teğet geçer haldeyim. Canım Ceren'in şurdaki yazısına yaptığım yorumlar durumun vahametini gösteriyor. Gerçi o zamandan bu yana biraz yol aldım gibi. En azından Arya'ya söz verdim ve sözümü tutuyorum. 10 günlük bayram tatilini de kavgasız gürültüsüz tamamladık. Şimdi sırada seminer dönemi var ki şansıma bu sene seminerler kendi okulumuzda değil, sürekli başka mekanlara gitmem gerekiyor her gün Arya ile. Bakalım bu iki haftayı da kazasız belasız atlatırsak yaz tatilimiz resmi olarak başlayacak. Yazın annelik konusunda biraz daha iyiyim sanırım. İş güç stresi olmayınca Arya'ya karşı daha sabırlı ve anlayışlı olabiliyorum.




Arkadaşlık konusuna gelirsek bence kendi rekorumu kırdım :D Hayatımda hiç bu kadar çok arkadaşım olmadı. Çünkü Hopa'ya gelene dek "İnsan sevmiyorum" diye geziyordum.
İki elin parmağına ulaşmayan yakın arkadaşlarım dışında kimseyi almıyordum hayatıma. Ama Hopa'ya geldiğimizden beri bana bir haller oldu :D Meğer ben insan seviyormuşum da kendimi pek sevmediğim için, insanlar da beni sevmez nasılsa, boş yere emek verip üzülmeyeyim diye duvarlar örüyormuşum etrafıma. Şimdi bir sürü arkadaşım var :D Ağzım kulaklarımda geziyorum. Her gün bir aktivite, her gün bir plan-program. Bir de herkes nasıl kafa dengi, hadi şunu yapalım diyoruz, 5 dk sonra herkes hazır, organizasyon tam gaz :D

Kısacası büyüyorum ve büyürken kendimi sevmeyi öğreniyorum. Kendimi sevdikçe daha iyi bir Rüya'ya dönüştüğümü fark ediyorum. Narsistlikten bahsetmiyorum tabi ki! Kendini tanımaktan eksiğiyle fazlasıyla kabullenmekten, daha iyi hâle gelmeye çalışırken kendimizi hırpalamadan, yavaş ama etkili şeyler yapmaktan ve bu süreçte iyi yönlerimize odaklanarak kendimizi sevmekten bahsediyorum. Kendini sevmeyen, kendiyle bir alıp veremediği olan kişiler her daim eleştirel, sürekli mızmız ve şikayetçi oluyorlar gözlemlediğim ve bizzat deneyimlediğim kadarıyla . Öyle biri olmanın kimseye, en başta da kendimize yararı yok. 33 yaşımın bana getirdikleri bunlar ama önümüzdeki yıl neler olur, neler değişir, ben ne düşünürüm, hayat neler getirir hiç bilemiyorum tabi ki :)



24 Mayıs 2019 Cuma

Çocuklarımıza "Güzel kızım, yakışıklı oğlum" Demeyelim mi?

İlham kaynağım yine canım arkadaşım Ceren yani Öğrenen Anne :)

Şurdaki yazısında psikologların çocuklarımızı fiziksel özellikleri ile sevmememizi önerdiğinden bahsetmiş. Eğer sadece fiziksel güzellikleri ile "güzel kızım, yakışıklı oğlum" diye seversek, översek buna güvenip diğer alanlarda başarılı olmaya çalışmaktan uzaklaşabilirlermiş. Belki haklıdır psikologlar ama ben tavsiyelerine uymuyorum çünkü kendimden biliyorum ki "Güzel kızım/oğlum" diye sevilmeyen çocuklar kendilerini sevemiyor.

Ben küçükken tüm akrabalarımız sürekli aynı şeyi söylerdi:

- Ay bu kız hiç Tülay'a (annem) benzemiyor. Tülay çok güzel bir bebekti/çocuktu/genç kızdı. Bakan durup/dönüp tekrar bakardı.

Tüm çocukluğum ve genç kızlığım bu söylem ile geçti. Anneme hiç benzemiyordum, annem çok güzeldi. Demek ki ben çok çirkindim. Upuzun, zayıf ve kısacık saçlı bir çocuktum. Ortaokulda "İnce Memed"i okuduktan sonra bir sınıf arkadaşım beni gösterip" İşte bu da "Uzun Memed" demişti. Tabi ki üzerime yapıştı o lakap.

Genç kızlık yıllarımda hoşlandığım çocuklar hep arkadaş olarak gördü beni. Hiç ilk tercih ben olmadım. Sonra ne mi oldu? Sonra güzel olduğumu söyleyenlere de inanamadım. Eşime bile göz doktoruna mı gitsek acaba dedim, hâlâ diyorum.

Yıllarca hiç sevemedim kendimi. Çok uzundum, önceleri çok zayıftım, sonraları şişman. Saçlarım erkek gibi kısaydı hep sonra da hiç uzatamadım, yakıştıramadım kendime. Daha anlatamayacağım bir sürü şey... Öyle hatalar yaptım ki kendimi sevemediğim için... Demem o ki çocuklarınızı lütfen "Güzel kızım / yakışıklı oğlum" diye de sevin. "Akıllı kızım/oğlum, becerikli kızım/oğlum, merhametli yavrum" diye de sevin tabi ki.

Ben kızıma her gün sarılıyorum, öpüyorum ve "Güzel kızım seni çok seviyorum" diyorum. Bundan bir zarar geleceğini de hiç sanmıyorum. Olsa olsa biraz fazla özgüveni olur, n'apalım o kadarı da oluversin :D



Hiçbir şey tek başına anlamlı değil ama yaşadığımız dünyada fiziksel görünüşün hiç önemli olmadığını söylemek de yalan olur. Bu yüzden çocuklarımızın kendileri ile ilgili yanlış fikirlere kapılmamaları için güzel olduklarını da söylemeliyiz bence çocuklarımıza. Ama tabi ki "prenses kızım, paşa oğlum, aman da dünya güzeli kızım/dünya yakışıklısı oğlum, büyüyünce kızları/oğlanları peşinde koşturacak" türünden bir sevmeden bahsetmiyorum. Her şey dozunda güzel.

10 Mart 2019 Pazar

Hastaneden Bildiriyorum...

Aslında bu yazıyı geçen hafta yazacaktım ve konusu sadece e-reader, e-book ve podcastler olacaktı. Oysa şimdi durum biraz daha karışık.

Şu an Soma Devlet Hastanesi'ndeyim. Babam çarşamba günü apandist ameliyatı oldu. Perşembe günü apar topar Soma'ya geldim. Apandisti bağırsakların arkasında bir yere yapışmış ve karın bölgesi iltihap toplamış. 2 saatlik ameliyatta zorla çıkarmışlar apandistini. Normalde ertesi gün taburcu ediyorlarmış ama iltihap yüzünden çıkarmadılar babamı. 4 gündür serum takıyorlar. Kardeşimle nöbetleşe kalıyoruz yanında. 

Babam ameliyata gireceğini söyleyince  aklıma ilk gelen Arya ne olacak sorusu oldu. Götüreyim mi, evde kalsa nasıl olacak, Evrim vardiyalı çalışıyor, acaba annemler mi gelse diye düşünerken arkadaşlarım yetişti imdadıma, "Bizde kalsın Arya." dediler. Arya aşırı sosyal ve bağımsız bir çocuk olduğu için acaba bizi arar mi, ağlar mi, üzülür mü diye hiç düşünmedim. Sadece şımarıklık yapar mı, onları üzer mi diye endişe ettim ama şükür Arya gayet iyi idare etti kendini :) Tabi 3 yıldır Hopa'da olduğumuz için arkadaşlarımıza alışkın Arya. Özellikle bu yıl hemen hemen hergün buluşup beraber vakit geçirdiğimiz için hiç yabancılık çekmedi.



Aileden uzak yaşayınca hastalık, kaza, ölüm gibi olağandışı hallerde çocukla hareket etmek çok zor oluyor. Çocuğu götürmek ayrı zor, bir yere bırakmak ayrı. Çocukla gitsem hangi birine bakacaksin,  hastaya mi çocuğa mi? Çocuğu bıraksan kime bırakacaksın, çocuk duracak mi, ağlar mi, üzülür mü, üzer mi?..  İşte böyle durumlarda insanın gerçek dostları olması paha biçilemez. Hemen yardima koşup gereken neyse yapıyorlar. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Daha önce kontrol için Ankara'ya gittiğimde Özlemlerde ya da Meltemlerde kalıyordu Arya ama 1 gece baska 4-5 gece baska tabi. Yine de arkadaşlarımız sağolsun gözüm hiç arkada kalmadı. Hakkını yemeyeyim Arya da kimseyi üzmedi bu süreçte (üzdüyse bile bana anlatmadilar :)

Arya konusunu çözünce işler nispeten kolaylaştı. Ilk uçakla Izmir'e geldim, ordan Soma'ya. Ama maalesef evden çıkıp hastaneye varmam tam 5 farklı araç ile 13 saat sürdü. Bu sürede sürekli kitap okudum. Hatta bir kitabı bitirdim, şu an ikinci bir kitabın yarısına geldim. Eve dönene kadar muhtemelen 3. kitaba geçerim. Kitapları nasıl okuduğuma gelince, o ayrı bir yazı konusu. Yazınca buraya link ekleyeceğim. 

Pazartesi babamı eve çıkardıktan sonra gece uçağı ile döneceğim eve inşallah. 


27 Ocak 2019 Pazar

Hayal Kırıklıklarımızın Sebebi Hayallerimiz

Şöyle bir düşünelim, niye mutsuz oluyoruz acaba?

Kafamızda bir senaryo yazıyoruz, işler o senaryoya göre gitmezse mutsuz oluyoruz. Hayal kırıklıklarımızın sebebi hayallerimiz. Hiç hayal kurmayalım demiyorum tabi ki! Hayal kurarken gerçekleri tamamen gözardı etmeyelim demek istiyorum.

Çok yakın zamanda şahit olduğum bir tartışmanın sonucunda mevcut koşullardan mutsuz olanların, başkalarının hayatlarına gıpta edenlerin, hatta şiddetle bu fikre karşı çıksalar da başkalarını kıskananların genellikle kendi hayallerindeki dünyada yaşayamadıkları ve belli beklentileri karşılanmadığı için hırçınlaştığını fark ettim. Karşılıklı ilişkilerimizde de durum aynı. Bizi mutsuz eden karşımızdaki kişinin tavırları değil aslında. Bizim ondan beklediğimiz tavırları, davranışları, sevgiyi, ilgiyi göremiyor oluşumuz asıl neden. Yani kendi beklentilerimiz bizi mutsuz ediyor. Oysa karşımızdaki insanın özünü anlayıp ondan asla olmadığı ya da asla olamayacağı biri gibi davranmasını beklemek yerine mevcudu kabullensek her şey çok daha basit ve kolay olacak. Ama biz işi karmaşıklaştırıyoruz. Karşımızdaki bizi anlasın, ona göre davransın istiyoruz ama aynısını biz yapmıyoruz. Önce biz karşımızdakini anlasak, biz ona göre davransak... Ona göre davranmak derken herkes karşısındakinin istediğini yapsın demek istemiyorum.



Örnek vermek gerekirse; ben çok dik kafalı, inatçı, dediğim dedik biriyim ve önerilere pek de açık değilim. Bana "Bunu şöyle yapalım mı? diye sorup "Hayır" cevabını aldıktan sonra ısrar etmenin hiç bir faydası olmayacağı gibi bir iki seferden sonra epeyce zararı olabilir. Bunu bilen -açık açık anlatıp durumu izah ettiğim- birinin defalarca kez aynı şeyi yapıp ben ters tepki verince de kırılması, bozulması garip geliyor bana. Demem o ki karşımızdakini iyi tanırsak vereceği tepkileri bilerek davranırsak alacağımız karşılık yüzünden mutsuz olma olasılığımız epeyce düşer.

Her konuda, her ilişkide beklentilere sarılıyoruz. Mutluluğumuzu mevcut üzerine değil de kafamızdaki beklentiler üzerine inşa etmeye çalışıyoruz. Beklentilerimiz karşılanmayınca, hayallerimiz suya düşünce de saldırmaya, can yakmaya başlıyoruz. Hayal kırıklığına, haksızlığa uğradığımızı düşünürken asıl biz haksızlık ediyoruz karşımızdakine.  Aynı kural ebeveyn-çocuk ilişkisi için de geçerli.



Acaba bugün kaçımız biz büyürken anne-babalarımızın bizler için hayal ettikleri geleceğe sahibiz? Eminim birçoğumuz farklı yönlere gittik. Herkes doktor, avukat, öğretmen vb. olmadığına göre :) Peki bu yüzden kaçımızın ailesi mutsuz? Kaçımızın ailesi sadece bizim yaşıyor oluşumuz, sağlıklı oluşumuz, seviyor ve seviliyor oluşumuzla yetinip mutlu oluyor ve bizi eleştirmiyor? Sayıları cidden merak ediyorum.


Anne-baba olunca ister istemez hayaller kurup beklenti içine giriyoruz. Önce uysal bebekler hayal ediyoruz, sonra uslu çocuklar, akıllı ergenler, başarılı bireyler... Evlensinler, bizi torun torba sahibi yapsınlar. Yaşlanınca bize baksınlar. Liste uzar gider. Aslında anne-baba olarak dünyaya yeni bir nesil getirmek için basit birer araçken, beklentilerimize kapılıp evrenin merkezi olmak, çocuklarımızın sahipleri, efendileri olmak istiyoruz. Çocuklarımız bizim malımız değil, biz onların sahibi değil ancak koruyucuları ve bir yere kadar yol göstericileri olabiliriz. Bir yere kadar diyorum çünkü boynuz kulağı geçmeli ki ilerleme gerçekleşsin. Bir yerde onları bırakmalıyız ki dünyayı kendileri keşfetsin ve bizden ileri taşısınlar.


Hayal kırıklıklarımızı süpürüp mevcuda yer açarsak söz veriyorum daha mutlu bir hayat yaşayacağız hep birlikte :)

19 Ekim 2018 Cuma

Hayat Döngüsü: İyi Günler, Kötü Günler

Hayatta hep bir iyi-kötü döngüsü olduğunu düşünüyorum. Ara ara eşimle, arkadaşlarımla, ailemle konuşurum bu döngüyü. Benim hayatım hiç tek düze olmadı. Çok kötü günlerim oldu sonra çok iyi günler geldi. Yalnız kaldığım günler oldu, sonra bir sürü arkadaşım olduğu günler. Annelikte de bu döngü sapmadı: doğumum kolaydı, doğumdan sonraki ilk aylar kolaydı, peşinden çok zorlandığım günler, hatta yıllar geldi

Bugünlerde iyi dönemdeyim sanırım. Çok dillendirip nazar değdirmek istemiyorum ama paylaşmadan da duramayacağım. Arya bu yıl büyük gelişim kaydetti. Yaz tatilindeki şımarık, düzensiz, kafasına eseni yapan, istediği olmayınca bağırıp çağıran çocuk gitti, erken yatan, erken kalkan, sınırlı tv hakkına hiç itiraz etmeyen, odasında kendi kendine oyun oynayan bambaşka bir çocuk geldi. Son 3-4 gecedir de tek başına uyuyor. Daha önce odasının hemen dışında oturup uyumasını bekliyordum. 3-4 gece önce "Anne, sen bekleme, git. Ben kendim uyurum" dedi. Önce beni kandırıyor, uyumayacak, kalkıp oyun oynayacak sandım ama günahını almışım. Gerçekten yatıp uyuyor.


Arya geçen sene geceleri uyumak bilmiyordu. Yatakta zıplıyordu, yanında yatmamızı istiyordu, bizi uyutup kendi kalkıyordu. Tam uyuduğunu sandığımda gözünü açıp süt, su, ekmek vs. istiyordu. Kısacası beni çıldırtıyordu. Tabi gece geç uyuyunca sabah vaktinde kalkamıyordu. Mecburen zorla kaldırınca da sürekli ağlayıp mızmızlanıyordu. Sabahları geç kalmadan evden çıkmak deveye hendek atlatmaktan zordu. Hayat kabus gibiydi. Sonra bu sene okul başlayınca Arya erkenden uyumaya ve sabahları sorunsuz uyanmaya başladı. Okul başlayalı 1 ay oldu ve maşallah biz daha hiç kavga etmedik.


Akşamları mutlaka ailecek yemek yemeye ve birlikte en az 15-20dk.lık oyun, resim, çizgi film, dergi okuma, deney gibi bir etkinlik yapmaya özen gösteriyoruz. Ne zaman yapacağımızı Arya belirliyor, ne kadar süre ile yapacağımızı biz. Hem onun istediği oluyor, hem bizim; ortada bir yerlerde buluşuyoruz :)

Tabi yazdıklarım, hayat birden güllük gülistanlık oldu, hiç sorun kalmadı, her şey dört dörtlük oldu gibi anlaşılmasın. Arya'nın bazı gereksiz hırçın tepkileri devam ediyor ama oldukça azaldı. Bir de bu sıralar sık sık şımarık bir ses tonu ve üslupla konuşuyor. Uyarsak da devam ediyor. Şu aşamada çok üstüne düşmemeye, görmezden gelmeye karar verdim. Zamanla geçer diye düşünüyorum. Bu şımarık üslup dışında bir de tabi ki odasını toplamama, oyuncakları diğer odalara da yayma eğilimi tam gaz devam ediyor. Ama olsun bunlar beni pek germiyor. Oda toplanır, uslup değişir yeter ki büyük sorunlar olmasın. Şu an için Arya'nın uyku, yemek, öz bakım gibi temel konularda sorun çıkarmaması beni mutlu etmeye yetiyor. Sadece sabahları Arya ile tartışmadan evden çıkabilmek bile benim için paha biçilemez. Geçen sene her güne stresle başlıyordum. Bu yıl kafam rahat. İnşallah nazar değmez, bozulmadan böyle devam ederiz.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Öfke Kontrolü

Çocuklukta edindiğimiz ve yıllarca omuzlarımızda taşıdığımız travmaların izleri ve kişiliğimize etkileri kolay kolay terk etmiyor benliğimizi. Çocukluğum ailevi sorunların içinde savrularak geçti. İlk başlarda sakin ve ürkek olsam da zamanla isyankârlaştım. İsyan edip "Neden biz?", "Neden ben" sorularına bir türlü cevap bulamamak içimi öfkeyle doldurdu. Çok uzun zamandır öfkenin esiriyim. En ufak olayda öfkeme yeniliyorum. İşler yolunda gitmeyince -bir şeyler tam istediğim gibi olmayınca- her şey gözümde büyüyor, büyüyor, büyüyor... 

İş hayatımda nispeten dizginlediğim öfkem özel hayatımda patlamalar halinde ortaya çıkıyor sıklıkla. Annemi kaybettiğimde insanların gündelik, ufak tefek sıkıntıları yüzünden sürekli ağlamalarına dayanamaz hale gelip katil olmadan önce zor bela bir doktorun yanına atmıştım kendimi. Son yıllarda ise tam da benzer gündelik sorunlar yüzünden öfke patlamaları yaşıyorum. Zamansızlık, plansızlık, son dakika çıkan aksaklıklar, ekstra işler, sorumluluklar, istemesem de yapmak zorunda olduğum şeyler... Tüm bunlar kendimi patlamak üzere olan bir volkan gibi hissetmeme yol açıyor. Bir yere kadar tutup bir yerde büyük patlıyorum. Sonra gelsin pişmanlıklar... Sakin kalmam gerektiğini biliyorum ama kalamıyorum.

Öfke patlaması yaşamamak için o noktaya gelmeden önce duruma müdahale etmeye, zorlu durumlardan uzak kalmaya çalışıyorum. Mesela beklentilerimi düşük tutuyorum. Karşılaşabileceğim aksaklıkları önceden düşünüp kendimi buna hazırlıyorum. Sürtüşmelerden kaçınmaya çalışıyorum. İşe yarıyor mu? Bir yere kadar evet ama maalesef %100 çözüm değil bunlar. Mesela tam şu anda kurutma makinesi bitme sinyali veriyor. Zar zor vakit bulup yazdığım şu yazıyı bırakıp makineyi kapatmadığım sürece defelarca kez durup durup çalacak ki o ses beni delirtiyor. Yine ona benzer kemer ikaz sesi de beni çileden çıkarıyor ve eşim dahil birçok kişi kemeri takmamakta (neymiş? yakın mesafeymiş zaten?!) ısrarcı davranıyor. Sonra da ben "durduk yere"(?!) delirmiş oluyorum. O ses beni delirtiyor ve o sesin sorumlusu kemeri takmayan kişi! Bu durumda ben durduk yere mi delirmiş oluyorum acaba? Tamam aşırı tepki veriyor olabilirim ama bu konudaki hassasiyetimi açıkladıktan sonra biraz anlayış beklemek hakkım değil mi?

İçimdeki öfkenin kaynağını sorguladığım zaman mevzu çok derinleşiyor. Derinleştikçe kendimi mutsuz hissediyorum. Hâlâ cevabını bulamadığım "Neden" soruları, "keşke"ler, hatalar, hayaller, gerçekler... Geçmişten gelen o öfkeye odaklanmak yerine şu ana odaklanmak istiyorum. Mevcudu değiştirerek öfkeden uzaklaşmak istiyorum. Bu, sorunu çözmeden sorundan kaçmak gibi görünebilir ama kaçabildiğim sürece sorun yok bence :P






30 Ağustos 2018 Perşembe

Hayat Kitaplarda Anlatılanlara Hiç Benzemiyor

Hamile misiniz?

"Gözünüz aydın!" demek isterdim ama hiç içimden gelmiyor numaradan tebrik etmek.

Şu saatten sonra hayatınız artık sadece sizin değil. Hatta artık "siz" diye bir şey yok! Geçmiş olsun! Kontrolden çıkmış bir rollercoaster gibi düşünebilirsiniz artık hayatı. Hep inişli çıkışlı, tam bitti durdu derken yine en tepeye tırmanıp alt üst olacaksınız.

Bir sürü kitap alıp okuyabilirsiniz. Çok güzel öneriler var içinde. Ben hâlâ okuyorum ama spor olsun diye(!) Çünkü gerçekler kitaplarda anlatılanlara hiç benzemiyor. Bin tane kitap da okusanız elinizdeki ile kitaptaki birbirini tutmuyor. Tüm yöntemleri uygulasanız da sizdeki çocuk kitaptaki tepkileri vermiyor. "Sabırlı olun", "Zaman tanıyın" "Kendinizi onun yerine koyun" ifadeleri bitip tükenen enerjinizi ve sabrınızı sihirli bir değnek gibi bir anda fullemiyor maalesef. Es kaza bazı yöntemler bazı günler işe yarıyor gibi olsa da bir sonraki gün bir öncekiyle aynı olmuyor. Dünkü gibi 10 dakikaya sakinleşir diye beklediğin çocuk, bugün 10 dakikada sinir krizi geçirebiliyor.

Çocuk dediğin yaratığın (evet yaratık! boş yere hiç üstüme gelmeyin!) zaman kavramı yok! Dur durak bilmiyor! "Az sonra" ne demek, "yarın" ne demek, "şimdi olmaz çünkü..." ne demek hiçbir fikri yok onun. O şimdide, tam şu anda yaşıyor. Ne istiyorsa şu anda yapılmalı.

Karnı acıktı, makarna istiyor. Su kaynayacak, makarna 9-10 dk.da pişecek, süzülecek, tabağa konulacak ve yenecek sıcaklığa gelecek. Siz öldünüz! Çünkü o bekleyemez! Ne dersen de!

- Tamam annecim, yapalım beraber.
- Bekleyemem şimdi istiyorum.
- Annecim makarna çiğ, pişmesi lazım.
- Hemen pişir o zaman.

...

-Hâlâ pişmedi mi???? (3 dk bile olmadı henüz) Niye pişmiyooooorrrr yaaaaa!!!! Acıktııııım!!! Daha fazla dayanamıcam amaaaa!!!
-Annecim az sonra hazır olacak. Hadi o pişerken biz de şunu yapalım.
-Ama benim karnım aç. Şimdi yemek istiyorum.
-Hazır olan şu var, ondan vereyim.
-HAYIIIIIR! Ben makarna istiyorum.

...

-Parka gitmek istiyorum.
-Annecim, hava çok sıcak. Hava serinleyince, akşamüstü gidelim.
-HAYIR! Ben şimdi gitmek istiyorum. Canım çok sıkılıyor. Dayanamıcam artık!!!
-Hadi şunu yapalım.
-HAYIR
-Bunu yapalım.
-HAYIR!

...

Hasta olmuş. Burnu tıkalı.

-Nefes alamıyorum yaaaaa!!!
-Sprey sıkalım, burnun açılsın.
-HAYIIIR! Ya dayanamıcam burnum geçsin artık yaaaa!!!

...

Burnu açılmış, bu kez de sürekli akıyor.

-Offff ya niye akıyor sürekli? Akmasın artık! Dayanamıcam artık of yaa!!!
-Annecim gel silelim güzelce, akmaz o zaman.
-HAYIIIIR!!!

...

Gece uyumak istemiyor, sabah yataktan kalkamıyor. Okula zamanında gitmek için Arya'yı en geç 8'de evden çıkarıp anaokuluna bırakmam gerekiyor. Kendi dersim 08.25. Her sabah 7'de başlıyorum Arya'yı uyandırmaya çalışmaya.

-IIIIIhhhhhh! Uykum var yaaaa!
-Tamam annecim 10 dk daha uyu.

Neredeyse saat 8'e kadar devam ediyor bu durum. Zorla kalkıyor; tuvalete girmesi dert, dişini fırçalaması dert, giyinmesi dert, evden kreşe yürümesi dert... Tam gitmeden önce 07.45 gibi uyandırsa diyeceksiniz değil mi?  Onu da denedim tabi ki. Yine kalkmıyor ve kesinlikle işe geç kalıyorum. Gece erken uyusa değil mi? 8'de uyku saati diyorum 9,10,11... Uyumamak için her şeyi yapıyor. 9'da uyku saati diyorum yine aynı... Sürekli inatlaşıyor. Yorulup kalması için her şeyi deniyorum. Tüm gün okulda yorulmuyor gibi bir de okul çıkışı saatlerce parkta oynuyor, evde oynuyor. Ama yok enerji bitmiyor! Okullar açılacak, bana şimdiden stres basıyor. Her sabah aynı çile...

Her şeye "HAYIR"! Hep onun istediği olsun, onun istediği saatte olsun. Olmuyor tabi ki. Her defasında alıp karşıma anlatıyorum ama dinlemiyor bile o sadece mızıklanıyor, söyleniyor, zırlıyor. Sonunda "Peki sen burda ağlamaya devam edebilirsin" diyerek uzaklaşıyorum ama peşimden geliyor. Bir noktadan sonra sabrım tükeniyor, kendimi odaya kapatıp kulaklık takarak video izliyorum. Yoksa ya ona ya kendime zarar vereceğim.

Peki, odadan hiç çıkmayacak mıyım? Çıkınca n'oluyor. Genelde Arya sakinleşmiş ve kendi kendine takılıyor oluyor. Sorun çözüldü mü peki? HAYIR! Çünkü 10 dk sonra başka bir şey yüzünden yine en başa dönüyoruz. Her defasında anlamsız bir inatlaşma. Tepki versem de aynı zırlama modu tepki vermesem de aynı. Konuşup anlatsam da aynı, görmezden gelsem de aynı.

Sakin bir zamanda yanına gidip "Biraz konuşalım mı?" deyip davranışlarıyla ilgili onu suçlamadan kendi hissettiklerimi anlatarak konuşmaya çalışıyorum. Her isteğinin hemen o anda yapılamayacağını, bazı isteklerinin ise hiç yapılamayacağını örneklerle, sebepleri ile anlatıyorum. İnatlaşıp kavga ettiğimizde çok üzüldüğümü söylüyorum. "Tamam annecim. Bir daha yapmıcam" diyor ama yine yapıyor. "Hani söz vermiştin?" diyorum. "Unutuyorum" diyor. "Bu son" diyor. ama hiçbiri son olmuyor. Çok yoruldum. Sadece televizyonu açıp karşısına bırakıp gitmek istiyorum. Ama bu da uzun vadede daha çok zarar veriyor. TV izledikçe daha da şımarık, saldırgan ve mızıkçı oluyor. İzletmeyince sürekli onunla oynamamı istiyor. Ben birlikte anlamlı, faydalı bir şeyler yapmak isteyince kabul etmiyor, sıkılıyor, bırakıyor.

Kitaplar, başkalarının deneyimleri, tavsiyeler, farklı yöntemler, konuşmak, anlatmak, dinlemek, oynamak, istediğini yapmak ya da yapmamak... Hepsini denedim. OLMUYOR. Maalesef gerçek bu. Hayat çoğu zaman cehennem azabı gibi. Sürekli çocuk odaklı. Ben yok, biz yok. Tek rahat olduğum anlar Arya okuldayken (ki orda da rahat durmuyor), Arya uyurken, Arya yüzerken, Arya parktayken. Bu anlar dışında her an bitmeyen bir çatışma. Onu yemem, bunu içmem, onu giymem, yıkanmam, uyumam... Uzayıp gider.

Güzel anlar yok mu? Var ama oldukça az. O anlar da onun işine gelen şeylerse güzel ve sorunsuz. Anlayacağınız çocuklu hayat toz pembelikten çoooook uzakta.

Arya şu anda odanın dışında flüt çalıyor, tüm sesli müzikli oyuncaklarını topladı gürültü yapıyor. Ama artık cidden tükendim ve şu saatten sonra insani yollarla Arya ile iletişim kurup sorunları çözebileceğimi sanmıyorum. Önümde "Bir Kurbağa Gibi Sakin ve Dikkatli" kitabı (çocuklar için anne-babalarıyla meditasyon kitabı ve CD.si),  Arya'yı değil kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Yani okuyun işte siz de ama işe yarar diye umutlanmayın boş yere. Tabi şu an içinizden "Sorun sizde olabilir, bir şeyleri yanlış yapıyorsunuz demek ki" diye düşünebilirsiniz. Aynen o kafayla devam edin ki kendinizi avutmak kolay olsun. Çünkü ben de başlarda "Ben kesin bir yerde yanlış yapıyorum. Başka türlü yaparsam düzelecek, kabus bitecek" diyordum kendime. Başa gelmeden anlaşılmaz. Hani diyoruz ya "Anlatılmaz, yaşanır" ama inşallah siz her şeyi farklı yaparsınız da benim durumuma düşmezsiniz.