Acemi Ama Mutlu Bir Anne

Fotoğrafım

Annelik her daim Acemilik :) Bir günü bir gününe tutmayan, neşeli, hüzünlü, iyi, kötü, ağlamaklı, kahkahalı... ama hep heyecanlı, bol bilinmezli vazgeçilmez bir macera bizimkisi :)

10 Mart 2019 Pazar

Hastaneden Bildiriyorum...

Aslında bu yazıyı geçen hafta yazacaktım ve konusu sadece e-reader, e-book ve podcastler olacaktı. Oysa şimdi durum biraz daha karışık.

Şu an Soma Devlet Hastanesi'ndeyim. Babam çarşamba günü apandist ameliyatı oldu. Perşembe günü apar topar Soma'ya geldim. Apandisti bağırsakların arkasında bir yere yapışmış ve karın bölgesi iltihap toplamış. 2 saatlik ameliyatta zorla çıkarmışlar apandistini. Normalde ertesi gün taburcu ediyorlarmış ama iltihap yüzünden çıkarmadılar babamı. 4 gündür serum takıyorlar. Kardeşimle nöbetleşe kalıyoruz yanında. 

Babam ameliyata gireceğini söyleyince  aklıma ilk gelen Arya ne olacak sorusu oldu. Götüreyim mi, evde kalsa nasıl olacak, Evrim vardiyalı çalışıyor, acaba annemler mi gelse diye düşünerken arkadaşlarım yetişti imdadıma, "Bizde kalsın Arya." dediler. Arya aşırı sosyal ve bağımsız bir çocuk olduğu için acaba bizi arar mi, ağlar mi, üzülür mü diye hiç düşünmedim. Sadece şımarıklık yapar mı, onları üzer mi diye endişe ettim ama şükür Arya gayet iyi idare etti kendini :) Tabi 3 yıldır Hopa'da olduğumuz için arkadaşlarımıza alışkın Arya. Özellikle bu yıl hemen hemen hergün buluşup beraber vakit geçirdiğimiz için hiç yabancılık çekmedi.



Aileden uzak yaşayınca hastalık, kaza, ölüm gibi olağandışı hallerde çocukla hareket etmek çok zor oluyor. Çocuğu götürmek ayrı zor, bir yere bırakmak ayrı. Çocukla gitsem hangi birine bakacaksin,  hastaya mi çocuğa mi? Çocuğu bıraksan kime bırakacaksın, çocuk duracak mi, ağlar mi, üzülür mü, üzer mi?..  İşte böyle durumlarda insanın gerçek dostları olması paha biçilemez. Hemen yardima koşup gereken neyse yapıyorlar. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Daha önce kontrol için Ankara'ya gittiğimde Özlemlerde ya da Meltemlerde kalıyordu Arya ama 1 gece baska 4-5 gece baska tabi. Yine de arkadaşlarımız sağolsun gözüm hiç arkada kalmadı. Hakkını yemeyeyim Arya da kimseyi üzmedi bu süreçte (üzdüyse bile bana anlatmadilar :)

Arya konusunu çözünce işler nispeten kolaylaştı. Ilk uçakla Izmir'e geldim, ordan Soma'ya. Ama maalesef evden çıkıp hastaneye varmam tam 5 farklı araç ile 13 saat sürdü. Bu sürede sürekli kitap okudum. Hatta bir kitabı bitirdim, şu an ikinci bir kitabın yarısına geldim. Eve dönene kadar muhtemelen 3. kitaba geçerim. Kitapları nasıl okuduğuma gelince, o ayrı bir yazı konusu. Yazınca buraya link ekleyeceğim. 

Pazartesi babamı eve çıkardıktan sonra gece uçağı ile döneceğim eve inşallah. 


27 Ocak 2019 Pazar

Hayal Kırıklıklarımızın Sebebi Hayallerimiz

Şöyle bir düşünelim, niye mutsuz oluyoruz acaba?

Kafamızda bir senaryo yazıyoruz, işler o senaryoya göre gitmezse mutsuz oluyoruz. Hayal kırıklıklarımızın sebebi hayallerimiz. Hiç hayal kurmayalım demiyorum tabi ki! Hayal kurarken gerçekleri tamamen gözardı etmeyelim demek istiyorum.

Çok yakın zamanda şahit olduğum bir tartışmanın sonucunda mevcut koşullardan mutsuz olanların, başkalarının hayatlarına gıpta edenlerin, hatta şiddetle bu fikre karşı çıksalar da başkalarını kıskananların genellikle kendi hayallerindeki dünyada yaşayamadıkları ve belli beklentileri karşılanmadığı için hırçınlaştığını fark ettim. Karşılıklı ilişkilerimizde de durum aynı. Bizi mutsuz eden karşımızdaki kişinin tavırları değil aslında. Bizim ondan beklediğimiz tavırları, davranışları, sevgiyi, ilgiyi göremiyor oluşumuz asıl neden. Yani kendi beklentilerimiz bizi mutsuz ediyor. Oysa karşımızdaki insanın özünü anlayıp ondan asla olmadığı ya da asla olamayacağı biri gibi davranmasını beklemek yerine mevcudu kabullensek her şey çok daha basit ve kolay olacak. Ama biz işi karmaşıklaştırıyoruz. Karşımızdaki bizi anlasın, ona göre davransın istiyoruz ama aynısını biz yapmıyoruz. Önce biz karşımızdakini anlasak, biz ona göre davransak... Ona göre davranmak derken herkes karşısındakinin istediğini yapsın demek istemiyorum.



Örnek vermek gerekirse; ben çok dik kafalı, inatçı, dediğim dedik biriyim ve önerilere pek de açık değilim. Bana "Bunu şöyle yapalım mı? diye sorup "Hayır" cevabını aldıktan sonra ısrar etmenin hiç bir faydası olmayacağı gibi bir iki seferden sonra epeyce zararı olabilir. Bunu bilen -açık açık anlatıp durumu izah ettiğim- birinin defalarca kez aynı şeyi yapıp ben ters tepki verince de kırılması, bozulması garip geliyor bana. Demem o ki karşımızdakini iyi tanırsak vereceği tepkileri bilerek davranırsak alacağımız karşılık yüzünden mutsuz olma olasılığımız epeyce düşer.

Her konuda, her ilişkide beklentilere sarılıyoruz. Mutluluğumuzu mevcut üzerine değil de kafamızdaki beklentiler üzerine inşa etmeye çalışıyoruz. Beklentilerimiz karşılanmayınca, hayallerimiz suya düşünce de saldırmaya, can yakmaya başlıyoruz. Hayal kırıklığına, haksızlığa uğradığımızı düşünürken asıl biz haksızlık ediyoruz karşımızdakine.  Aynı kural ebeveyn-çocuk ilişkisi için de geçerli.



Acaba bugün kaçımız biz büyürken anne-babalarımızın bizler için hayal ettikleri geleceğe sahibiz? Eminim birçoğumuz farklı yönlere gittik. Herkes doktor, avukat, öğretmen vb. olmadığına göre :) Peki bu yüzden kaçımızın ailesi mutsuz? Kaçımızın ailesi sadece bizim yaşıyor oluşumuz, sağlıklı oluşumuz, seviyor ve seviliyor oluşumuzla yetinip mutlu oluyor ve bizi eleştirmiyor? Sayıları cidden merak ediyorum.


Anne-baba olunca ister istemez hayaller kurup beklenti içine giriyoruz. Önce uysal bebekler hayal ediyoruz, sonra uslu çocuklar, akıllı ergenler, başarılı bireyler... Evlensinler, bizi torun torba sahibi yapsınlar. Yaşlanınca bize baksınlar. Liste uzar gider. Aslında anne-baba olarak dünyaya yeni bir nesil getirmek için basit birer araçken, beklentilerimize kapılıp evrenin merkezi olmak, çocuklarımızın sahipleri, efendileri olmak istiyoruz. Çocuklarımız bizim malımız değil, biz onların sahibi değil ancak koruyucuları ve bir yere kadar yol göstericileri olabiliriz. Bir yere kadar diyorum çünkü boynuz kulağı geçmeli ki ilerleme gerçekleşsin. Bir yerde onları bırakmalıyız ki dünyayı kendileri keşfetsin ve bizden ileri taşısınlar.


Hayal kırıklıklarımızı süpürüp mevcuda yer açarsak söz veriyorum daha mutlu bir hayat yaşayacağız hep birlikte :)

19 Ekim 2018 Cuma

Hayat Döngüsü: İyi Günler, Kötü Günler

Hayatta hep bir iyi-kötü döngüsü olduğunu düşünüyorum. Ara ara eşimle, arkadaşlarımla, ailemle konuşurum bu döngüyü. Benim hayatım hiç tek düze olmadı. Çok kötü günlerim oldu sonra çok iyi günler geldi. Yalnız kaldığım günler oldu, sonra bir sürü arkadaşım olduğu günler. Annelikte de bu döngü sapmadı: doğumum kolaydı, doğumdan sonraki ilk aylar kolaydı, peşinden çok zorlandığım günler, hatta yıllar geldi

Bugünlerde iyi dönemdeyim sanırım. Çok dillendirip nazar değdirmek istemiyorum ama paylaşmadan da duramayacağım. Arya bu yıl büyük gelişim kaydetti. Yaz tatilindeki şımarık, düzensiz, kafasına eseni yapan, istediği olmayınca bağırıp çağıran çocuk gitti, erken yatan, erken kalkan, sınırlı tv hakkına hiç itiraz etmeyen, odasında kendi kendine oyun oynayan bambaşka bir çocuk geldi. Son 3-4 gecedir de tek başına uyuyor. Daha önce odasının hemen dışında oturup uyumasını bekliyordum. 3-4 gece önce "Anne, sen bekleme, git. Ben kendim uyurum" dedi. Önce beni kandırıyor, uyumayacak, kalkıp oyun oynayacak sandım ama günahını almışım. Gerçekten yatıp uyuyor.


Arya geçen sene geceleri uyumak bilmiyordu. Yatakta zıplıyordu, yanında yatmamızı istiyordu, bizi uyutup kendi kalkıyordu. Tam uyuduğunu sandığımda gözünü açıp süt, su, ekmek vs. istiyordu. Kısacası beni çıldırtıyordu. Tabi gece geç uyuyunca sabah vaktinde kalkamıyordu. Mecburen zorla kaldırınca da sürekli ağlayıp mızmızlanıyordu. Sabahları geç kalmadan evden çıkmak deveye hendek atlatmaktan zordu. Hayat kabus gibiydi. Sonra bu sene okul başlayınca Arya erkenden uyumaya ve sabahları sorunsuz uyanmaya başladı. Okul başlayalı 1 ay oldu ve maşallah biz daha hiç kavga etmedik.


Akşamları mutlaka ailecek yemek yemeye ve birlikte en az 15-20dk.lık oyun, resim, çizgi film, dergi okuma, deney gibi bir etkinlik yapmaya özen gösteriyoruz. Ne zaman yapacağımızı Arya belirliyor, ne kadar süre ile yapacağımızı biz. Hem onun istediği oluyor, hem bizim; ortada bir yerlerde buluşuyoruz :)

Tabi yazdıklarım, hayat birden güllük gülistanlık oldu, hiç sorun kalmadı, her şey dört dörtlük oldu gibi anlaşılmasın. Arya'nın bazı gereksiz hırçın tepkileri devam ediyor ama oldukça azaldı. Bir de bu sıralar sık sık şımarık bir ses tonu ve üslupla konuşuyor. Uyarsak da devam ediyor. Şu aşamada çok üstüne düşmemeye, görmezden gelmeye karar verdim. Zamanla geçer diye düşünüyorum. Bu şımarık üslup dışında bir de tabi ki odasını toplamama, oyuncakları diğer odalara da yayma eğilimi tam gaz devam ediyor. Ama olsun bunlar beni pek germiyor. Oda toplanır, uslup değişir yeter ki büyük sorunlar olmasın. Şu an için Arya'nın uyku, yemek, öz bakım gibi temel konularda sorun çıkarmaması beni mutlu etmeye yetiyor. Sadece sabahları Arya ile tartışmadan evden çıkabilmek bile benim için paha biçilemez. Geçen sene her güne stresle başlıyordum. Bu yıl kafam rahat. İnşallah nazar değmez, bozulmadan böyle devam ederiz.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Öfke Kontrolü

Çocuklukta edindiğimiz ve yıllarca omuzlarımızda taşıdığımız travmaların izleri ve kişiliğimize etkileri kolay kolay terk etmiyor benliğimizi. Çocukluğum ailevi sorunların içinde savrularak geçti. İlk başlarda sakin ve ürkek olsam da zamanla isyankârlaştım. İsyan edip "Neden biz?", "Neden ben" sorularına bir türlü cevap bulamamak içimi öfkeyle doldurdu. Çok uzun zamandır öfkenin esiriyim. En ufak olayda öfkeme yeniliyorum. İşler yolunda gitmeyince -bir şeyler tam istediğim gibi olmayınca- her şey gözümde büyüyor, büyüyor, büyüyor... 

İş hayatımda nispeten dizginlediğim öfkem özel hayatımda patlamalar halinde ortaya çıkıyor sıklıkla. Annemi kaybettiğimde insanların gündelik, ufak tefek sıkıntıları yüzünden sürekli ağlamalarına dayanamaz hale gelip katil olmadan önce zor bela bir doktorun yanına atmıştım kendimi. Son yıllarda ise tam da benzer gündelik sorunlar yüzünden öfke patlamaları yaşıyorum. Zamansızlık, plansızlık, son dakika çıkan aksaklıklar, ekstra işler, sorumluluklar, istemesem de yapmak zorunda olduğum şeyler... Tüm bunlar kendimi patlamak üzere olan bir volkan gibi hissetmeme yol açıyor. Bir yere kadar tutup bir yerde büyük patlıyorum. Sonra gelsin pişmanlıklar... Sakin kalmam gerektiğini biliyorum ama kalamıyorum.

Öfke patlaması yaşamamak için o noktaya gelmeden önce duruma müdahale etmeye, zorlu durumlardan uzak kalmaya çalışıyorum. Mesela beklentilerimi düşük tutuyorum. Karşılaşabileceğim aksaklıkları önceden düşünüp kendimi buna hazırlıyorum. Sürtüşmelerden kaçınmaya çalışıyorum. İşe yarıyor mu? Bir yere kadar evet ama maalesef %100 çözüm değil bunlar. Mesela tam şu anda kurutma makinesi bitme sinyali veriyor. Zar zor vakit bulup yazdığım şu yazıyı bırakıp makineyi kapatmadığım sürece defelarca kez durup durup çalacak ki o ses beni delirtiyor. Yine ona benzer kemer ikaz sesi de beni çileden çıkarıyor ve eşim dahil birçok kişi kemeri takmamakta (neymiş? yakın mesafeymiş zaten?!) ısrarcı davranıyor. Sonra da ben "durduk yere"(?!) delirmiş oluyorum. O ses beni delirtiyor ve o sesin sorumlusu kemeri takmayan kişi! Bu durumda ben durduk yere mi delirmiş oluyorum acaba? Tamam aşırı tepki veriyor olabilirim ama bu konudaki hassasiyetimi açıkladıktan sonra biraz anlayış beklemek hakkım değil mi?

İçimdeki öfkenin kaynağını sorguladığım zaman mevzu çok derinleşiyor. Derinleştikçe kendimi mutsuz hissediyorum. Hâlâ cevabını bulamadığım "Neden" soruları, "keşke"ler, hatalar, hayaller, gerçekler... Geçmişten gelen o öfkeye odaklanmak yerine şu ana odaklanmak istiyorum. Mevcudu değiştirerek öfkeden uzaklaşmak istiyorum. Bu, sorunu çözmeden sorundan kaçmak gibi görünebilir ama kaçabildiğim sürece sorun yok bence :P






30 Ağustos 2018 Perşembe

Hayat Kitaplarda Anlatılanlara Hiç Benzemiyor

Hamile misiniz?

"Gözünüz aydın!" demek isterdim ama hiç içimden gelmiyor numaradan tebrik etmek.

Şu saatten sonra hayatınız artık sadece sizin değil. Hatta artık "siz" diye bir şey yok! Geçmiş olsun! Kontrolden çıkmış bir rollercoaster gibi düşünebilirsiniz artık hayatı. Hep inişli çıkışlı, tam bitti durdu derken yine en tepeye tırmanıp alt üst olacaksınız.

Bir sürü kitap alıp okuyabilirsiniz. Çok güzel öneriler var içinde. Ben hâlâ okuyorum ama spor olsun diye(!) Çünkü gerçekler kitaplarda anlatılanlara hiç benzemiyor. Bin tane kitap da okusanız elinizdeki ile kitaptaki birbirini tutmuyor. Tüm yöntemleri uygulasanız da sizdeki çocuk kitaptaki tepkileri vermiyor. "Sabırlı olun", "Zaman tanıyın" "Kendinizi onun yerine koyun" ifadeleri bitip tükenen enerjinizi ve sabrınızı sihirli bir değnek gibi bir anda fullemiyor maalesef. Es kaza bazı yöntemler bazı günler işe yarıyor gibi olsa da bir sonraki gün bir öncekiyle aynı olmuyor. Dünkü gibi 10 dakikaya sakinleşir diye beklediğin çocuk, bugün 10 dakikada sinir krizi geçirebiliyor.

Çocuk dediğin yaratığın (evet yaratık! boş yere hiç üstüme gelmeyin!) zaman kavramı yok! Dur durak bilmiyor! "Az sonra" ne demek, "yarın" ne demek, "şimdi olmaz çünkü..." ne demek hiçbir fikri yok onun. O şimdide, tam şu anda yaşıyor. Ne istiyorsa şu anda yapılmalı.

Karnı acıktı, makarna istiyor. Su kaynayacak, makarna 9-10 dk.da pişecek, süzülecek, tabağa konulacak ve yenecek sıcaklığa gelecek. Siz öldünüz! Çünkü o bekleyemez! Ne dersen de!

- Tamam annecim, yapalım beraber.
- Bekleyemem şimdi istiyorum.
- Annecim makarna çiğ, pişmesi lazım.
- Hemen pişir o zaman.

...

-Hâlâ pişmedi mi???? (3 dk bile olmadı henüz) Niye pişmiyooooorrrr yaaaaa!!!! Acıktııııım!!! Daha fazla dayanamıcam amaaaa!!!
-Annecim az sonra hazır olacak. Hadi o pişerken biz de şunu yapalım.
-Ama benim karnım aç. Şimdi yemek istiyorum.
-Hazır olan şu var, ondan vereyim.
-HAYIIIIIR! Ben makarna istiyorum.

...

-Parka gitmek istiyorum.
-Annecim, hava çok sıcak. Hava serinleyince, akşamüstü gidelim.
-HAYIR! Ben şimdi gitmek istiyorum. Canım çok sıkılıyor. Dayanamıcam artık!!!
-Hadi şunu yapalım.
-HAYIR
-Bunu yapalım.
-HAYIR!

...

Hasta olmuş. Burnu tıkalı.

-Nefes alamıyorum yaaaaa!!!
-Sprey sıkalım, burnun açılsın.
-HAYIIIR! Ya dayanamıcam burnum geçsin artık yaaaa!!!

...

Burnu açılmış, bu kez de sürekli akıyor.

-Offff ya niye akıyor sürekli? Akmasın artık! Dayanamıcam artık of yaa!!!
-Annecim gel silelim güzelce, akmaz o zaman.
-HAYIIIIR!!!

...

Gece uyumak istemiyor, sabah yataktan kalkamıyor. Okula zamanında gitmek için Arya'yı en geç 8'de evden çıkarıp anaokuluna bırakmam gerekiyor. Kendi dersim 08.25. Her sabah 7'de başlıyorum Arya'yı uyandırmaya çalışmaya.

-IIIIIhhhhhh! Uykum var yaaaa!
-Tamam annecim 10 dk daha uyu.

Neredeyse saat 8'e kadar devam ediyor bu durum. Zorla kalkıyor; tuvalete girmesi dert, dişini fırçalaması dert, giyinmesi dert, evden kreşe yürümesi dert... Tam gitmeden önce 07.45 gibi uyandırsa diyeceksiniz değil mi?  Onu da denedim tabi ki. Yine kalkmıyor ve kesinlikle işe geç kalıyorum. Gece erken uyusa değil mi? 8'de uyku saati diyorum 9,10,11... Uyumamak için her şeyi yapıyor. 9'da uyku saati diyorum yine aynı... Sürekli inatlaşıyor. Yorulup kalması için her şeyi deniyorum. Tüm gün okulda yorulmuyor gibi bir de okul çıkışı saatlerce parkta oynuyor, evde oynuyor. Ama yok enerji bitmiyor! Okullar açılacak, bana şimdiden stres basıyor. Her sabah aynı çile...

Her şeye "HAYIR"! Hep onun istediği olsun, onun istediği saatte olsun. Olmuyor tabi ki. Her defasında alıp karşıma anlatıyorum ama dinlemiyor bile o sadece mızıklanıyor, söyleniyor, zırlıyor. Sonunda "Peki sen burda ağlamaya devam edebilirsin" diyerek uzaklaşıyorum ama peşimden geliyor. Bir noktadan sonra sabrım tükeniyor, kendimi odaya kapatıp kulaklık takarak video izliyorum. Yoksa ya ona ya kendime zarar vereceğim.

Peki, odadan hiç çıkmayacak mıyım? Çıkınca n'oluyor. Genelde Arya sakinleşmiş ve kendi kendine takılıyor oluyor. Sorun çözüldü mü peki? HAYIR! Çünkü 10 dk sonra başka bir şey yüzünden yine en başa dönüyoruz. Her defasında anlamsız bir inatlaşma. Tepki versem de aynı zırlama modu tepki vermesem de aynı. Konuşup anlatsam da aynı, görmezden gelsem de aynı.

Sakin bir zamanda yanına gidip "Biraz konuşalım mı?" deyip davranışlarıyla ilgili onu suçlamadan kendi hissettiklerimi anlatarak konuşmaya çalışıyorum. Her isteğinin hemen o anda yapılamayacağını, bazı isteklerinin ise hiç yapılamayacağını örneklerle, sebepleri ile anlatıyorum. İnatlaşıp kavga ettiğimizde çok üzüldüğümü söylüyorum. "Tamam annecim. Bir daha yapmıcam" diyor ama yine yapıyor. "Hani söz vermiştin?" diyorum. "Unutuyorum" diyor. "Bu son" diyor. ama hiçbiri son olmuyor. Çok yoruldum. Sadece televizyonu açıp karşısına bırakıp gitmek istiyorum. Ama bu da uzun vadede daha çok zarar veriyor. TV izledikçe daha da şımarık, saldırgan ve mızıkçı oluyor. İzletmeyince sürekli onunla oynamamı istiyor. Ben birlikte anlamlı, faydalı bir şeyler yapmak isteyince kabul etmiyor, sıkılıyor, bırakıyor.

Kitaplar, başkalarının deneyimleri, tavsiyeler, farklı yöntemler, konuşmak, anlatmak, dinlemek, oynamak, istediğini yapmak ya da yapmamak... Hepsini denedim. OLMUYOR. Maalesef gerçek bu. Hayat çoğu zaman cehennem azabı gibi. Sürekli çocuk odaklı. Ben yok, biz yok. Tek rahat olduğum anlar Arya okuldayken (ki orda da rahat durmuyor), Arya uyurken, Arya yüzerken, Arya parktayken. Bu anlar dışında her an bitmeyen bir çatışma. Onu yemem, bunu içmem, onu giymem, yıkanmam, uyumam... Uzayıp gider.

Güzel anlar yok mu? Var ama oldukça az. O anlar da onun işine gelen şeylerse güzel ve sorunsuz. Anlayacağınız çocuklu hayat toz pembelikten çoooook uzakta.

Arya şu anda odanın dışında flüt çalıyor, tüm sesli müzikli oyuncaklarını topladı gürültü yapıyor. Ama artık cidden tükendim ve şu saatten sonra insani yollarla Arya ile iletişim kurup sorunları çözebileceğimi sanmıyorum. Önümde "Bir Kurbağa Gibi Sakin ve Dikkatli" kitabı (çocuklar için anne-babalarıyla meditasyon kitabı ve CD.si),  Arya'yı değil kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Yani okuyun işte siz de ama işe yarar diye umutlanmayın boş yere. Tabi şu an içinizden "Sorun sizde olabilir, bir şeyleri yanlış yapıyorsunuz demek ki" diye düşünebilirsiniz. Aynen o kafayla devam edin ki kendinizi avutmak kolay olsun. Çünkü ben de başlarda "Ben kesin bir yerde yanlış yapıyorum. Başka türlü yaparsam düzelecek, kabus bitecek" diyordum kendime. Başa gelmeden anlaşılmaz. Hani diyoruz ya "Anlatılmaz, yaşanır" ama inşallah siz her şeyi farklı yaparsınız da benim durumuma düşmezsiniz.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Olmayana Odaklı Zihinlerimizi Sıfırlayıp Baştan Başlatmak



Bu kez anne-çocuk odaklı bir yazı yazmıyorum.

Bu kez beni yıllarca mutsuzluğa iten zihnimden ve kendi değişimimden bahsetmek istiyorum.

keep calm and reset your mind ile ilgili görsel sonucu

Zihinlerimiz -en azından benimki- sürekli olmayana odaklı. Hâlihahazırda mevcut olandan çok olmayanı görüyoruz, olmayanı istiyoruz. Çoğumuz kendi hariç her şeyi değiştirmek istiyor. Eşimizin mizacını, düşünme tarzını, davranışlarını, işimizin barındırdığı saçmalıkları, zorlukları, evimizi, arabamızı, eşyamızı, arkadaşlıklarımızı, ailevi ilişkilerimizi.... Neredeyse her an değişmesi gereken bir şey buluyoruz. Ben de böyleyim çoğu zaman. Daha doğrusu kısa bir süre öncesine kadar hep öyleydim. Artık daha az öyleyim.

Yıllarca hiç var olmayan, hiç var olamayacak bir Rüya vardı kafamda, o kadın olmalıydım. Ama değilim. Gerçekte var olmayan bir "Evrim" vardı aklımda, Evrim öyle olmalıydı. Ama değil. İşimden çok zevk almalıydım, öğrenciler anlattığım her şeyi öğrenmeli, İngilizce'yi çok sevmeliydi. Ama çoğunun umrunda değil. Kısacası kafamda bambaşka bir hayat vardı, her şey öyle olmalıydı. Olana dek huzur bulamayacaktım sanki. Sürekli bir şeyler değişsin istiyordum ama ben hiç değişmiyordum. Üstelik senelerdir de "Ben böyleyim, yapacak bir şey yok. Beğenmeyen küçük oğluna almasın" diye ukala ukala konuşuyordum. Sonra bir an geldi, ben kendi yarattığım bu saçmalığın farkına vardım. Bunun hastalıkla ya da ameliyatla falan alakası yok. Aydınlanma öncesinde geldi. Ama öyle "Bir an durup etrafıma baktım, her şey berraklaştı" tarzı bir aydınlanmadan bahsetmiyorum.

Üniversiteden beri okuduğum karikatür dergilerinden birinde (Uykusuz dergisiymiş) yer alan, Cihan Kılıç'ın çizdiği "Ama arkadaşlar iyidir" köşesinin ismini çok severim. Gerçekten de arkadaşlar çok iyidir. Doğruyu yanlışı beraber öğrenirsin; kimi zaman beraber belaya sokarsın başını, kimi zaman bir arkadaşının yardımı ile kurtarırsın paçayı. Benim aydınlanmamda da arkadaşlarımın etkisi çok büyük. Son bir yıl içinde hem arkadaşlarımın hayatına, hem de kendi hayatıma daha farklı gözlerle baktım. Bazılarımızın dertleri diğerlerinin aksine genellikle anlık, günlük şeylerdi ama o anlık, günlük şeyler beni o kadar çok yıpratıyordu ki arkamda bırakıp hayatıma devam edemiyordum. Elde ettiğim ufak zaferlere sevinemiyor, her an memnuniyetsizlik hissedecek bir şey buluyordum.

Şöyle bir uzaklaşıp kendime bakınca soğudum kendimden hatta epeyce gıcık oldum kendime. Değişmek için hiçbir şey yapmadan, sürekli bir şeyler değişsin diye şikayet eden bir kadın vardı tam karşımda.  Şu anki ben o kadını dinlemek istemiyor. Çünkü o kadın bildiğin şımarık, bildiğin kaprisli, bildiğin katlanılmaz. Yıllar içinde memnuniyetsizlik ve peşinden gelen şikayetler üniformam olmuş; uyanır uyanmaz giymişim üzerime. Birkaç örnek vereyim de siz de o kadını yakından tanıyın.

Eşimle tanıştığımızdan beri her şeyi paylaşırız. Ev işlerini de paylaşıyoruz. Hatta bir listemiz var, herkesin görevleri belli. Evrim yıllardır öyle yada böyle o listeye uyuyor hatta çoğu zaman benim görevlerimin bazılarını da yapıyor. Ama tabi kendi canı istediği anda, kendi istediği şekilde yapıyor. Ben de yıllardır sürekli "Yapılması gerektiği zamanda yapmadıktan sonra ne fayda? Kendi keyfine göre yapıyorsun! Ben defalarca söyledikten sonra, zamanı geçtikten sonra yapınca anlamı yok ki!" diye dırdır yapıyorum. Bu konu açılınca da yaptığı her şeye rağmen bunları bana yardım etmek olarak görmesine takılıp "Bunun adı yardım değil, eşitlik! Bunlar zaten yapman gereken şeyler, yani bana yardım etmiş olmuyorsun. Sorumluluğunu yerine getirmiş oluyorsun." diye kafa ütülüyorum. Ama asıl nokta: Adam yapıyor mu? Yapıyor. Söylediklerim mantıksal düzeyde doğru bile olsa sadece teferruat, sadece egosal çatışma, sadece vakit kaybı. Bu küçük bir örnek. Yıllardır hayat hep böyle anlamsız çatışmalar yumağı. Örnekler o kadar çok ki...

Evrim'e göre doğum günlerinin hiç bir özel anlamı yok. Bana göreyse çok özel günler. Öyle Anneler Günü - Babalar günü- Sevgililler günü gibi genel günlere hiç takılmam ama doğum günüm bana özel. Yıllardır bu konuda tartışırız Evrim'le. Her yıl beklenti içine girerim ve her yıl hayal kırıklığı yaşarım. Bu mevzuda da salaklık bende, adam kendi çapında elinden geleni yapıyor (Sana ne alayım? Beğendiğin bir şey var mı? Dışarda mı yemek yesek o gün? Ne yapsak?) ama ona göre önemi olmayan bir şey için benim beklenti seviyemi yakalaması mümkün değil ki! Ben beklentimi ona göre ayarlamadıkça sonuç belli. O her yıl soruyor, ben her yıl kendi kendine düşünsün, plan yapsın, sürpriz hediye alsın diye bekliyorum. Ama olmayınca olmuyor. Durumu kabullenmek, değişmesini ummaktan daha basit aslında. Onu değiştiremiyorum; kendimi değiştirebilirim. Bu yıl doğum günü planımı kendim yapacağım ve hediyemi de şimdiden seçtim :D Yani umarım ilk kez bu doğum günümün sonunda Evrim'le tartışmayıp birlikte eğleneceğiz.

Tanıştığımız geceden beri Evrim'in gamsız tasasız, rahatına düşkün biri olduğunu, evden çıkmayı pek sevmediğini, en sevdiği şeylerin bilgisayar oyunları, yabancı film ve diziler olduğunu biliyorum. Bense doğuştan huzursuz, yerinde duramayan, evde daralan, her fırsatta kendini dışarı atan ve çok uzun süre ekrana odaklanamayan biriyim. Yıllardır n'apıyoruz peki? Ben sürekli Evrim'i dışarı çıkmaya zorluyorum ama bana asla yetmiyor. 2 gün dışarı çıksak ve 3. gün Evrim çıkmak istemese surat asıyor, kapris yapıyorum  yapıyordum. Artık yapmıyorum. Gerçekten gitmeyi çok istiyorsam "Peki o zaman ben çıkıyorum." diyorum. Evrim de sadece "Tamam, çok geç kalma" diyor. Bazen de ben onunla evde kalmayı tercih ediyorum. Birlikte film/dizi izliyoruz ya da oyun oynuyoruz. Böylece dırdır yaparak ve tartışarak geçireceğimiz zamanı birlikte ya da ayrı ayrı eğlenerek geçirebiliyoruz.

Düzenli aralıklarla tartıştığımız, bozuştuğumuz, sinir olduğumuz günlere dönüp bakınca tek sebep görüyorum: "Değişmeden değiştirmeye çalışmak, mevcuda değil olmayana odaklanmak". Peki, artık hiç tartışmıyor muyuz? Öyle bir dünya mümkün mü acaba :)))) Yine tartıştığımız oluyor tabi ki ama çok nadiren ve çok çabuk sonuca ulaşıyoruz. Eskisi gibi aralıksız dırdır yapmıyorum. Durup neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğimize bakıyoruz ve çözüm kendiliğinden geliyor. 12 yıldır birlikteyiz ve geriye dönüp baktığımda Evrim'i suçladığım birçok mevzuda en az onun kadar suçlu olduğumu ve onun hakkını yediğimi görüyorum. Hatta bazen 12 yıldır nasıl bir arada kaldığımıza şaşırıyorum. Evrim'in her daim çok eleştirdiğim gamsızlığı olmasa ve beni bu kadar çok sevmese kalamazdık belki de.

Bir ilişkiyi sürdürmek için "Sevmek yetmiyor, fedakarlık ve özveri gerekiyor." deriz ya hep; işte o fedakarlık ve özveriyi hep karşı taraftan beklemenin adı "bencillik". Ben yıllardır bencillik edip kapris yaptığımı ve zaman zaman kendimi haklı göstermek için mevzuları çarpıttığımı kabul ediyorum. Sadece evliliklerden, kadın-erkek ilişkisinden bahsetmiyorum. Her konuda hep benim dediğim olsun, hatta daha ben söylemeden karşı taraf düşünüp öyle yapsın, her şey benim hayal ettiğim gibi olsun, son sözü ben söyleyeyim, her şey beni mutlu edecek şekilde sonuçlansın istiyoruz her ne kadar itiraf etmesek de. Yani tabi sizi kesin olarak bilemem de ben öyleyim en azından.

Ne zaman hayatımızda bir sorun yaşasak ve bunu bir yakınımıza anlatsak öyle detaylar verip, öyle kesitler anlatıyoruz ki sadece kendi haklılığımızı kanıtlayacak yerlere odaklanıyoruz. Oysa olayın bütününe baktığımızda kesinlikle karşı tarafın haklı olduğu noktalar da vardır ama o anda kimin umrunda değil mi? Hadi diyelim biz haklıyız ve karşı taraf haksız. Haklı olmak tek başına çözüme ulaştırmıyor. Haklı da olsak haksız da sağ duyulu olmayı başarıp bir orta yol, bir çözüm yolu bulmaya odaklanmalıyız. Oysa tek derdimiz "Evet, çok haklısın" cümlesini duymak. Biliyorum ki bir sürü kişi bu yazıyı okuyunca "Ben hiç de böyle değilim, ben sadece karşımdakilerin biraz daha ince düşünmesini istiyorum" diyecek. Belki de durum sizin için öyledir. Ama bence yine de o ince düşünceyi karşıdan beklemek yerine biz bir adım geri çekilip "Ben ne yapabilirim? Neyi değiştirebilirim?" diye düşünmeliyiz.

"Ben artık aştım bunları; oldum; piştim." demiyorum tabi ki. Diyemem. Sadece farkındalığımın hayli arttığını ve başkasını suçlamadan ya da başıma gelenlerin haksızlık olduğunu iddia etmeden önce sakin kalıp düşünmeye ve hatalarımı fark etmeye çalışıyorum. Karşımdaki kişiden olmadığı biri gibi davranmasını beklemiyorum; benim için değişmesini beklemek yerine onu değiştirmeye çalışmadan sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum.

Kısacası hep elimizde olmayanı istemekten vazgeçip elimizdekilere odaklanırsak; karşımızdakilerin olmasını istediğimiz insan olmak için çabalamasını beklemek yerine, önce kendimiz olmak istediğimiz o insana ulaşmaya çalışırsak çok daha mutlu olabiliriz demek istiyorum. "O niye öyle yaptı, böyle yapmalıydı; bu niye böyle oldu, öyle olmalıydı" diyerek harcanacak kadar çok boş vaktiniz varsa siz bilirsiniz tabi :)


20 Haziran 2018 Çarşamba

Annelik Karnem

Öncelikle arkadaşım ve ilham kaynağım Ceren'in şu yazısını okuyun lütfen.

... 

Şimdi gelelim benim karneme.

"Ağlayan çocuklar" dersinden başlamış Ceren ki bu benim kabusum. Arya ağladıkça bana cinnet geliyor. Çocuğu bir güzel derdest edip ağzını bantlayıp bir köşeye koymak ya da onu olduğu yerde bırakıp kilometrelerce uzağa kaçmak istiyorum. Şu hayatta en dayanamadığım şey ağlayan çocuk maalesef. Ben bu dersten asla geçemem sanırım. Anca Arya büyüdükçe dersi sümen altı edip kurtulurum diye umuyorum.



2. dersimiz "Hastalıklar". Bu dersi nispeten rahat geçiyorum çünkü elden gelen belli. Çorba, yatak, çizgi film. Ateş vs varsa doktor, ilaç. Tek sorun, burun tıkanırsa sprey sıkmak için epey bir mücadele gerekiyor. Bir de mızmızlanma boyutu var ki genelde duymazdan gelmeye çalışıyorum.

Ceren'in "Konuşamayan çocuk" dersi benim karnede olsaydı yıldızlı pek iyi alırdım :D Kardeşim 4,5 yaşına kadar konuşamadı, şu an gayet normal konuşuyor. Bu yüzden Arya ne zaman konuşur, konuşur mu, konuşamaz mı hiç takılmadım zamanında. 

Gelelim "Diğer anneler ve komşu teyzelerin yorumları" dersine. Hah işte ben bu dersten de kesin çaktım. Çünkü Arya hiç yerinde durmuyor ve hiç susmuyor. Kız gibi(?!) oturup bebeklerle falan da oynamıyor. Bilemiyorum belki de unisex ruhlu bir çocuk Arya. Bu konuda herkesin bir fikri var. "Ay ne kadar hareketli.", "Erkek çocuğu gibi", "Maşallah(?!) hiç durmuyor yerinde", "Aaa erkek gibi top peşinde hep", "Arya, şöyle otursana kzım "hanım hanımcık(?!)" biraz" ... liste uzayıp gidiyor. Bir yerden sonra kendi çocuğu sakin ve söz dinleyen, bu yüzden de diğer anneleri hiç empati yapmadan yargılayan ve eleştiren annelerden rahatsız olmaya ve uzaklaşmaya başlıyorum. Bu noktada "Başkalarının çocukları ile kendiminkini karşılaştırmamak" dersinden zar zor geçsem de "Başka anneler ile kendimi karşılaştırmamak" dersinde pek de başarılı olamıyorum.



Bu noktadan sonra benim dersler ufak tefek farklılıklar gösteriyor Ceren'in karnesindekilerden :)

"Çocuktan sonra insan kalabilmek; hem anne, hem BEN olabilmek" dersi benim en zorlandığım ve kredisi en yüksek derslerden biri. Son zamanlarda yeni yeni geçer not almaya başladım sanırım. Bu yıla kadar her şey dört dörtlük olmalı kafasıyla sürekli yemek, temizlik, iş güç düzenini sağlamaya çalıştığım için insanlıktan çıkıp canavarlaştığım çok oldu. Her şeye yetişemeyince sağa sola sarıp evde terör estiriyordum. Çocuk ne yiyecek, ne giyecek, ne zaman uyuyacak... Yemek yapmalı, çamaşır yıkamalı, çocuğu parka götürmek lazım, oyun da oynamak lazım, uyku saatini çok geçirmemeli... Hepsi bir arada olmayınca üzerime üzerime gelen yetersizlik hissi... Ama bu yıl bıraktım ucunu. Yemek pişirmedim, dışarda yedik; temizlik yapmadım, arada bir temizlik için bir kadınla anlaştım; ütülenecek giysileri kaldırdım, ütü sıkıntısını minumuma indirdim. Yattım, gezdim, tozdum, okudum, yazdım. Daha mutlu hissettim. Evrim de bu yeni düzenden daha mutlu sanırım. Sonuçta sürekli gergin, sürekli koşuşturan, sürekli bir şeylere yetiştiremediği için şikayet eden bir Rüya yerine, "Amaaaaan boşver bu seferlik de böyle olsun" diyen bir Rüya daha iyi :D



"Ben olma" dersinden iyi not almaya başlayınca "Kocaya zaman ve ilgi verebilmek" konulu ders de epeyce kolaylaştı. "Halledilmesi gereken binbir tane iş var" kafasından "Salla gitsin"/ "Saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasına geçince kocayla ilgilenmek için zaman ve bir takım aktivitelerin (?!) tadını çıkarmak için enerji bulabildim :D



Her ne kadar hiç bahsetmek istemesem de "Bağırmayan anne olma" dersinden kaldığımı yazmasam olmaz. En fazla 1 hafta dayanabildiğim kısa süreli denemelerim oldu. Ama bunu sürekli yapmam mümkün değil. Arya'ya bağırmayacağım diye kendimi sıkmaktan kafayı sıyırmam pek de güzel bir sonuç olmaz sanırım. Kendi akli dengem için bu "Bağırmayan anne olma" dersini bir daha almamaya kara verdim. Bağırmadan olmuyor anacım, bizi annelerimiz hep ninnilerle türkülerle mi büyüttü sanki! Terlikler, kötekler, çimdikler, ben sana evde sorarımlar size tanıdık gelmiyor mu yoksa? Benim çocukluğumda ve birçok arkadaşımın çocukluğunda bol bol var bunlardan. Hiç birimizin de psikolojisinde kalıcı etkiler bıraktığını sanmıyor, çünkü ne zaman konusu olsa hepimiz gülmekten kırılarak anlatıyoruz ne kadar yaramaz olup annelerimizi nasıl delirttiğimizi.



"Parkta, bahçede, denizde relax anne olma" dersinden ise %100 başarı ile geçtiğimin altına çizmek istiyorum ki yine "Saldım çayıra, mevlam kayıra" felsefesi ile kendime mevsimine göre ya sıcak ya serin bir köşe bulup Arya'yı salıyorum parka, bahçeye, denize. O oynarken ben kitap okuyorum, kafa dinliyorum. "Aman çocuğum, dur, yapma, etme" "Dikkat et, düşme"... neredeyse hiç kullanmadığım cümleler. Sadece "Arkadaşlarına zarar verme, kavga edersen eve gideriz haberin olsun." diyerek uyarıyorum o kadar.



Sonuç olarak şöyle bir bakarsak kaldığım dersler var, geçtiğim dersler var, sümen altı edip unutmak istediğim dersler var. Ama bu karnenin en ilginç ve güzel yanı 5 yıl içinde Arya ile büyüdüğümün ve değiştiğimin kanıtı olması.



"Mükemmel Anne" diye bir şey var mı bilmiyorum ama "Mükemmel Anne" olmaya çalışırken kendini paralayan bir sürü kadın var biliyorum. Yapmayın, yapmayalım! Sadece elimizden geleni yapıp akışına bırakmak en güzeli.